«
AL-İ İMRAN SURESİ 132 AYET

AL-İ İMRAN SURESİ 132 AYET

AL-İ İMRAN SURESİ 132 AYET : 3-‘’Âl-i İmrân-132’’ Peygamber’e itaat edin ki size merhamet edilsin.  

Ve atîûllâhe ver resûle leallekum turhamûn.

Meal: Allah’a ve Peygambere itaat edin ki size merhamet edilsin.

İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri Ruhül Beyan tefsirinde bu

Âyet-i Kerîme ile ilgili bilgileri bizlere şöyle aktarmıştır; Size emredip yasakladığı her hususta Allah ﷻ‘a ve Allah ﷻ’ın emir ve saklarını size tebliğ eden Peygamber ’eO’nun rahmetini umarak itaat edin ki, size merhamet edilsin.

Kâfirlerin azabını mü’minlerin başına getiren bu riba musibeti, ne dar büyük bir beladır? Bu tehdit de riba yiyenlere yöneltilmiş ne galiz tehdittir. Cenab-ı Hak daha sonra, riba yiyenlerin masiyete iyice dalmış olduklarını söyleyerek bu ağır ifadeleri, Allah ve Resulü’ne itaatıda emrederek devam ettiriyor. Sonra da böyle bir isyanın içinde iken Allah ﷻ’ın rahmetini ümid edemeyeceklerini bildirerek mü’minlerin ümitli olabilmeleri için Allah ve Resulü’ne itaat etmelerinin şart olduğunu ifade ediyor.

Hz. Peygamber ﷺ şöyle buyurmaktadır: “Allah ﷻ, riba alanı, vereni, şahitliğini yapanı, muamelesini yazanı ve ribayı helal göreni lanetlemiştir. ” [1]

Riba: Mal üzerine, Allah ﷻ’ınyasakladığı şekilde bir fazlalık istemektir.

4 ‘’Âl-i İmrân-164’’ Onları Arıtıp Tertemiz Yapan Peygamber Göndermekle Büyük Bir Lütufta Bulunmuştur.

Le kad mennallâhu alel mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn.

Meal: Andolsun, Allah, mü’minlere kendi içlerinden; onlara âyetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitab ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

Muhammed Bilal Nadir Hazretleri bu Ayet-i Kerime ile ilgili bizlere şöyle buyurmaktadır;

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de: ″Kitabı ve hikmeti öğreten″ diye buyrularak, iki ayrı ilimden bahsedilmektedir. Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur:

″İlim ikidir: Biri kalpte sâbittir. İşte en faydalı olan ilim (Hikmet ve Ledün ilmi) budur. Bir ilim de lisândaki ilimdir (kitaptır). Bu da Allah ﷻ’nın kullarına hüccetidir (delilidir). ″[2] İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri Ruhül Beyan tefsirinde bu Âyet-i Kerîme ile ilgili bilgileri bizlere şöyle aktarmıştır;

Andolsun ki Allah , mü’minlere büyüle lütufta bulundu.” İfade mahzüf bir kasemin cevabıdır. Vallahi, Hz. Peygamber ‘in kavminden olup da onunla birlikte iman edenlere Allah ﷻ büyük lütufta bulundu, demektir. Allah ﷻ’ın Peygamber göndermesi, beyaz olsun zenci olsun bütün nlara bahşedilmiş bir nitmet olduğu hâlde, bu lütfun, sadece Hz. Peygamber’in kavmine ait gösterilmesi, bu nimetten en fazla onlar yararlandığı içindir.

Zira daha önce Resûlullah gönderilmeden ve onları eğitip terbiye etmeden evvel, dalalet olduğu su götürmeyecek kadar açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara kendi içlerinden bir Peygamber gönderdi. O Peygamberi, kendi neseplerinden ya da kendi ırklarından kendileri gibi Araplardan gönderdi. Ta ki böylece, Peygamberlerin ne kadar doğru ve güvenilir olduğuna vakıf olup onunla iftihar ederek kelamını kolayca anlayabilsinler. Bunda Araplar için büyük bir şeref vardır.

Allah : “Bu Kur’an hem senin hem de kavmin için şereftir.”

O Peygamber; onlar vahiy duymamış cahil kişiler oldukları hâlde “kendilerine Allah ﷻ’ın kitabını okuyor.” Onları, tabiatlarındaki pisliklerden, çirkin inanç ve amellerden, günah kirlerinden “temizliyor, kitabı” Kur’an’ı “ve hikmeti” yani sünneti “öğretiyor.”

Allah ﷻ, Hz. Muhammed’i kötü ahlaklı azgın milletlere göndermiş, bu milletlerin azgın fertlerini zelil etmiştir. Hz. Muhammed ’in doğduğu sırada, putlar baş aşağı devrilmiş, İran kisrasının sarayı yarılmış ve bu kisradan sonra insanlara hükümranlık edecek kisra sayısınca sarayın on dört sütunu yıkılmış; İran’daki ateşler sönmüş, Save Gölü’nün suyu anormal bir şekilde çekilmiştir. Mevlası onu seçmiş ve mahlûkata takdim etmiştir. O, baştaki göz mesabesindedir.

Onun yaşadığı zaman dilimi, teşrik günleri gibidir. Hz. Muhammed’in kendilerine Peygamber olarak gönderilmesi karşısında Kureyşliler, iflas fakirliğinden sonraki fazilet zenginliğine şaştılar. Kur’an-ı Kerim bunlara, cedel okları ‘’ama yaylardan değil’’ fırlattı.”Bizim, kendilerinden birine “insanları korkut” diye vahyetmemiz mi insanlara hayrete mi geldi?” 

Hz. Muhammed tüm mahlûkat için bir rahmettir. Onun hem havas katında hem de avam katında çok büyük bir önemi vardır. 

Ebu Talib, Haşimoğulları ile Mudar Kabilesi’nin reisleri de orada bulunduğu esnada, onu Hz. Hatice (r. anhuma) ile evlendirirken şöyle bir hutbe irad etmişti: 

“Bizleri İbrahım’in zürriyetinden, İsmail’in neslinden getiren; Muadd’ın kökü ve Mudar’ın aslı unsuru kılan; Beyti’nin koruyucuları Haremi’nin idarecileri yapan, bize haccedilen bir “Beyt”, emin bir “Harem” ihsan eden, bizleri insanlara hâkim kılan Allah ﷻ’a hamdolsun! 

Şimdi, bu yeğenim Muhammed b. Abdullah, kendisiyle mukayese edilecek bütün Kureyş delikanlılarından üstün biridir. Bundan sonra, vallahi onun için büyük bir haber, çok önemli bir şahsiyet olacaktır.”

Hz. Aişe (r. anha.)’nın şöyle dediği rivayet ediliyor: Hz. Peygamber ﷺ buyurdu ki: “Cebrail, bana; “Ya Muhammed, şu yeryüzünü doğusundan batısına araştırıp altını üstüne getirdim. Senden daha üstün bir adam ve Haşimoğulları’ndan daha üstün bir oymak göremedim. Âdem ile Âdem’den sonrakilerin tamamı senin sancağın altındadırlar.” dedi.[3]

Âdemin varlık ve yaratılış sebebi o’dur.

İbn Abbas (r. anhüma)’dan dan rivayet ediliyor ki: “Kureyş Kabilesi, Âdem yaratılmazdan iki bin sene önce Allah ﷻ’ın indinde bir nur imiş. Bu nur, Allah ﷻ’ı tesbih eder, onun tesbihi ile de Melekler tesbih edermiş. Allah ﷻ, Âdem’i yarattığı zaman bu nuru Âdem’in sulbüne yerleştirmiş.

Âlem’in baharının nuruda, Âdem’in baharının nuru da O’dur.

Anlatılır ki; Resûlullah’ın dedesi Abdülmuttalib, Hicr’de uyurken, birden irkilerek uyanmış. Abbas (r. anhüma.) anlatıyor. “Ben o gün, henüz ancak konuşulanları kavrayabilen bir çocuk idim. Abdülmuttalib’in peşine takıldım. Kureyş kahinlerine gelip şöyle dedi:

“Rüyamda sırtımdan gümüş bir zincir çıktığını gördüm.  Bu zincirin dört ucu vardı. Bir ucu doğuya; bir ucu batıya, bir ucu gökyüzünün derinliklerine, bir ucu da toprağın dibine uzanıyordu. Ben o zincire bakarken, zincir nurlu yemyeşil bir ağaca dönüştü. Ben bu vaziyette dururken, yanıma iki ihtiyar geldi. Birine:

-“Siz kimsiniz?” dedim.

-“Ben Rabbü’l-âlemin’in Peygamberi Nuh’um” dedi. Ötekine:

-“Peki, siz kimsiniz” deyince o da:

-“Ben, Rabbü’l-âlemin’in Halili İbrahim’im.” dedi. Sonra uyanmışım.” Kureyş kâhinleri:

“Eğer bu rüyayı gerçekten gördü isen, senin sulbünden bütün yer ve göktekilerin kendisine iman edeceği bir Peygamber çıkacak demektir. Zincirlerin halkaları birbirine geçişli olduğu için bu zincir, bu Peygamberin tabi ve yardımcılarının çok ve güçlü olacağını gösterir. Bu zincirin ağaca dönüşmesi ise, bu Peygamberin getirdiği dinin ebediyyen payidar olup kendisinin de son derece yüce bir şerefi olacağını gösterir. O’na inanmayanlar, Nuh’un kavminin helak olduğu gibi helak olacaklardır. İbrahim’in dini, bu Peygamber sayesinde güç kuvvet bulacaktır.” dediler. Huneyn günü, Hz. Peygamber ﷺ: “Yalan yok ki ben Peygamberim. Ben Abdülmuttalib’in torunuyum. [4] derken Abdülmuttalib’in bu rüyasına işaret ediyordu. Bu rüyada kendisinin Peygamber olacağının müjdesi ve dininin yüceleceğinin haberi bulunduğu için, bu rüya ile iftihar ederek sanki: “Ben bu rüyayı gören zatın torunuyum.”demiş oluyordu.

Hz. Muhammed ‘in güzel vasıflarının, övgüye layık huylarının sonu yoktur. Mühim olan, kişinin onun gerçek ümmetinden olmak için sünnetinin izlerinden yürümesi ve onun muhabbetiyle dopdolu olmasıdır. Onun kapısının eşiğinde gerek şeriat açısından gerekse tarikat açısından hizmet etmek, Hakk’a varmanın en güçlü yollarındandır.

Rivayet edilir ki: “İddialı bir mürid, orada burada: “Şeyhim benim bu seyr-i sülükteki makamımı; halifesi olmaya ve mürşidlik makamına getirilmeye hak kazandığımı bilmezmiş gibi, bir türlü bana halifelik icazeti vermiyor” dermiş. Şeyhi bunu duyunca, bu müridi birkaç günlüğüne hizmetine almış, fakat mürid hizmette tembellik göstermiş, şeyhine şevkle gayretle hizmet etmemiş. Şeyhi onun bu durumunu görünce, böyle iddialarda bulunmasının çirkinliğine dikkat çekerek: “Mahlûka bile doğru dürüst hizmet edemeyen biri, Halık Teâlâ’ya nasıl hizmet edecek?” demiş.

Bakınız bu şeyh, mahlûka hizmet etmeyi, nasıl Halık’a hizmetin ve O’na ulaşmanın sebeplerinden sayıyor. İşte kimin kalbinde Hakk’a ulaşma arzusu varsa, her şeyden önce Peygamber Efendimiz ﷺ ‘in şeriatına ve sünnet-i seniyyesine hizmet etmesi son derece gereklidir; ta ki Hz. Peygamber kendisini sevsin, o sevdiği için Allah ﷻ da onu sevsin.

Ey Sadi, mümkün değildir ermek rahı safaya

Girmeden tarikat-ı Muhammed Mustafa’ya

Allah ﷻ, cümlemizi Hz. Peygamber’in sünnet ve edeplerine riayet etme ve onun ehl-i beyti ile ashabının yolundan gitme şerefiyle şereflendirsin. Allah ﷻ’ın mağfireti her zaman geniş, ihsanı daima boldur. O Mennandır. 


[1] Müslim, Müsakat, 106

[2] [1] Râmûz’ulEhâdîs, s. 223/2; İbn-i EbîŞeybe, Musannef, Hadis No: 60.

[3] Beyhaki, Delail,1,176.

[4] Buhari, Cihad,97

Bir Cevap Yaz

Kurandinlee Hakkında

Bir Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *