| ذٰلِكَ الْفَضْلُ مِنَ اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ عَل۪يمًا۟ |
Zâlikel fadlu minallâh(minallâhi) ve kefâ billâhi alîmâ.
Meal: Bu lütuf Allah'tandır. Hakkıyla bilen olarak Allah yeter.
İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri Ruhül Beyan tefsirinde bu Âyet-i Kerîme ile ilgili bilgileri bizlere şöyle aktarmıştır;
"Bu lütuf", itaat edenlere verilecek büyük sevap ve hidayetin ziya- deleştirilmesi ile kendilerine nimet verilenlerle arkadaş kılma "Allah ﷻ'tandır", başkasından değildir.
Kendisine itaat edenin mükâfatını, bu lütfun mikdarını ve buna kimin layık olduğunu "bilen olarak Allah ﷻ yeter."
Bu ayet, bütün mükellefler için umumidir. Çünkü sebeb-i nüzulün hususi olması, lafzın umumi olmasını engellemez. Dolayısıyla Allah ‘a ve Peygamber’e itaat eden herkes, Allah ﷻ katındaki şerefli derece ve mertebeleri kazanmış olur.
Salihlerden birinin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir gece beni hafif bir uyku tuttu ve uyudum. Rüyamda sanki kıyamet kopmuş, insanlar hesaba çekiliyorlar, bazı gruplar cennete, bir topluluk cehenneme götürülüyor. Ben de cennete gelip şöyle sesleniyorum: "Ey cennetlikler, Allah ﷻ'ın razı olduğu bu yerde, cennetlerde kalmayı ne ile elde ettiniz?" Cennetlikler bana: "Rahman'a itaat ederek ve şeytana karşı çıkarak" diye cevap veriyorlar. Sonra cehennemin kapısına gelip: "Cehenneme nasıl düştünüz?" diye sesleniyorum. Oradakiler bana şöyle cevap veriyorlar: "Şeytana itaat ederek ve Rahman'a karşı çıkarak."
Resulullahﷺşöyle buyurmuştur: "Yüz çevirenler dışında ümmetimin tamamı cennete girecektir." "Cennete girmeyi kim istemez ki?" denilince Efendimiz: "Bana itaat edenler cennete girer, bana karşı gelenler yüz çevirmiş olur."[1] Buyurdu. Şu hâlde kişinin Allah ﷻRasülü ﷺ’ne ve evliyaullaha tabi olması lazımdır. Çünkü Peygamberlere ilahi vahiy verilmiş, velilere de rabbanı ilham bahşedilmiştir. Velilere tabi olmak, Peygamberlere tabi olmaktan ayrı değildir. Hz. Peygamber ﷺ şöyle buyurmuştur, "Kişi, sevdiğiyle beraberdir’’[2]. Kim Peygamberleri, sıddıkları, şehid ve salihleri seven elbette cennette
onlarla birlikte olacaktır.
Bu ayette kulun, salihlik mertebesinden geri kalmaması, bilakis sa- lihliğini kemale erdirmeye çalışması, sonra şehidlik mertebesine, sonra da sıddıklık mertebesine yükselmesi gerektiğine dikkat çekilmektedir. Peygamberlik ile sıddıklık arasında vasıta yoktur. Allah ﷻbizede, sizede bu nimetlere ulaşmayı nasip eylesin.
Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: "Kul doğru söyleye söyleye, doğruluğu araya araya sonunda Allah ﷻ katında sıddık olarak kaydedilir. Yalan söyleye söyleye, yalan araya araya durdukça sonunda Allah ﷻ katında yalancı olarak kaydedilir. "[3][4] Doğruluğun en aşağı seviyesi, insanın gizlisi ile açığının eşit olması durumudur. Sadık, doğru sözlü kişi demektir. Sıddık ise bütün söz, fiil ve hallerinde doğru olan kişidir.
Ca'fer Havvas şöyle derdi: Sadık, doğru kimseyi ancak bir farzı eda ederken veya faziletli bir ameli işlerken görürsün.
Doğruluğun pek çok semeresi vardır. Dünyadaki bereketlerinden biri şu hikâyedeki durumdur, Ebu Ömer Zeccaci'nin şöyle anlattığı rivayet edilir:
Annem öldüğünde bana bir ev miras kalmıştı. Ben de bu evi elli di- nara satıp haccetmek niyetiyle yola çıktım. Babil'e vardığımda kafiledekilerden biri karşıma dikilerek: "Neyin var?" diye sordu. İçimden: "En iyisi doğru söylemek" diyerek "Elli dinarım var." dedim. "Ver onları bana!" deyince keseyi adama uzattım. Kesenin ağzını açıp baktı ki gerçekten elli dinar var. "Al bunları. Doğruluğun beni mestetti." diyerek bineğinden indi ve "Sen bin" dedi. "Binmek istemiyorum" deyince de "Hayır, bineceksin" dedi ve çok ısrar etti. Bineğe bindiğimde bana: "Ben de peşinden geleceğim." dedi. Ertesi sene beni buldu ve ölünceye kadar yanımdan ayrılmadı.
Hafız (k.s) şöyle demiştir:
Karanlık gelir, fecr-i kizibden sonra;
Aydınlık, fecr-i sadıktan sonra gelir,
Kim, doğru bir varlık olursa
Ancak kendisinden fışkırır nur.
[1] Buhari, İtisam 2
[2] Buhari, Edep 96; Müslim, Birr 165
[3] Buhari, Edep 69, Müslim, Birr 102-104; Ebu Davud, Edeb 80; Tirmizi, Birr
[4] ; İbn Mace, Mukaddime 7; Dua 5; Müsned,1,384,393,410